Deniz Gül ve Burak Arıkan: Gayri Maddi Emek Üzerine Notlar
Cumartesi, Nisan 25, 2009
Suriye Pasajı, İstanbul
Deniz Gül: Her şey bundan birkaç ay önce çok sıkılmamla başladı. İmajlar bakıyorum, insanların işlerine bakıyorum, film seyrediyorum, sergilere gidiyorum. Peki, ne yapıyoruz biz? Böylesine üretim bolluğu ve tıkanıklığı içerisinde belki kendimizi tekrar ederek, ne yapıyoruz? Sanat eleştirisinin olmaması, kimsenin yaptıklarımızı yazmıyor olması, kendi kendimizi yazar ve yaptıklarımızı olumlar hale gelmemiz... Sıkıntımız nedir; bunu tartışmaya açalım, görünür kılalım. Birbirimizi terbiye edelim, yaptıklarımızı ortaya çıkaralım ve bunlar üzerine tartışalım. Bu konularda yazdığım blog yazıları üzerine Borga Kantürk’ün davetiyle bugün Burak Arıkan'la gayrimaddi emek üzerinden konuşacağız. Bağlamımız, sanat üretimi, sanat ürünü, sanat sistemi, sanat ekonomisi, sanat servisi... Daralan alan, görsel üretimi, gösteri üretimi, yepyeni bir gerçeklik üretimi, kopyalama yapıştırma ve dağılım. Burak sistem üzerine çalışan bir sanatçı, uzun yıllardır internet, ağ ve teknoloji kullanan işler yapıyor. Bu bir sanatçı sunumu değil, dolayısıyla konuşma sizin sorularınızla, yorumlarınızla birlikte yürüsün istiyoruz. Konuşma boyunca sanatsal üretimle gayri maddi emeğin ilişkisine ve bu ilişkinin nasıl evirildiğine yoğunlaşacağız. Klasik tanımıyla "maddi olmayan emek"le başlayalım. Burada Burak’a pas atmak istiyorum.
Burak Arıkan: Bir süredir maddi olmayan emeği kaynak olarak kullanıp bunun üzerine çalışıyorum. Gayri maddi emek veya manevi emek dediğimiz şeyin ne olduğu ve bunun kültürel üretimdeki yeri üzerine konuşmadan önce bunun tanımını açmaya çalışacağım. Gayri maddi emek, basitçe, “Maddi olmayan haliyle emek” demek. “Kol gücü olarak emek” kavramından çoktan ayrıldık. Servis ekonomisinde yaşıyoruz, bugünkü işçiler ister bankada ister fabrikada olsun harcadıkları emek sonucu bilgi üretiyorlar. Bu tarz üretimin değeri her zaman hesaplanabiliyor; birisine danışmalık yapmışsam veya bir bankada, restoranda servis veriyorsam karşılığında para alıyorum. Antonio Negri ve Michael Hardt’ın “Empire/İmparatorluk” kitabında servis olarak yapılan her işe gayri maddi emek deniyor. Maurizio Lazzarato'nun yazdığı metinde ise gayri maddi emek ikiye ayrılıyor: Bir tanesi iş saatleri içinde servis üreten emek, diğeri de iş dışında, yolda yürürken, alışveriş yaparken, sosyal hayatın içerisinde yapılan üretimin emeği. Bunun çok pratik örneği şu: Marka ayakkabı giymişim, arkadaşım bunu gördüğü için o markayı satın alıyor. Ben burada ayakkabıyı tavsiye etmiş oluyorum bilinçli ve bilinçsiz. Yaşarken bir değer üretiyorum, o değer de ayakkabı firmasının kendisine gidiyor. Bu tanım yüz küsur yıllık bir tanım, Marx’tan başlıyor bugüne kadar geliyor. Felsefe veya politik ekonomi dediğimiz alanlarda derinlemesine tartışılmış bir konu.
Deniz Gül: Klasik anlamda maddesiz üretime referans veren emek ve kültürel içeriği üreten etkinlik bakımından normalde iş olarak kabul edilmeyen bir dizi etkinlikten bahsediyoruz. Diğer bir deyişle kültürel ve sanatsal standartları, modayı, zevkleri, tüketici normlarını ve daha stratejik olarak kamuoyunu belirlemeye ve kuramaya yönelik etkinlikler. Niçin sanatsal üretimi gayri maddi emekle ilişkilendiriyoruz?
Burak Arıkan: Sanatçının iş yaptığı ve yapmadığı zaman ayrı olabilir ama çizgiyi çekmek o kadar da kolay değil. Hatta sanatçının hayatının üretiminin kendisi olduğu tartışılır durur. “Life as art/hayat olarak sanat” meselesi... Bunun içinde manevi olanla maddi olan arasındaki belirsizlik söz konusu: Neresinde maddi neresinde manevi oluyor, neresinde karşılığında para alıyor, neresinde almıyor? Bunlar son derece belirsiz. Sorun bu belirsizlikte iç içe geçmişlikte, karmaşıklıkta ortaya çıkmaya başlıyor. Geçen gün Elmas örnek vermişti: İstanbul Bienali'ne katılmış bir sanatçı İstanbul’da dolaşıyor, çok az parası var, çok az harcırah almış olabilir, zor zanaat geçiniyor. Ama kendi sanat eseri Zürih’ten İstanbul’a 10.000 $’lık bir sigortayla geliyor. Bu uçurumun sebebi nedir? Bu para içinde hangi pay sahiplerini saklıyor? Bu Bienal sistemi ne tür bir karmaşa ki sanatçının harçlığı ile eserinin ederi arasında böyle bir fark var?
Deniz Gül: Herhangi bir kurum 100.000 $’lık bir fonu yönetirken size proje üretim bedeli olarak 1000 $ veriyor diyelim. Gösterim bedeli olarak telif genelde verilmiyor –isminizin değeriyle ilişkili olarak değişiyor bu, belki yatacak yer veriyor. Nitekim ortaya konan değer girdisinin çıktılarını pek bilemiyoruz, ya da kültür endüstrisinin o değeri nasıl kullandığını öngöremiyoruz. Sanatçı için bu değer belki 10 sene sonra maddi bir form alıyor, belki 2 sene sonra. Bilinmez; kontrolsüz, belirsiz bir ortamdan bahsediyoruz. Oysa bu ortam internetle birlikte başkalaşmakta. Artı değer üreticisi olarak sanatçı ve iletişimciye biçilen rol, insanların birebir üreticiyle buluştukları, hatta o ortamı ürettikleri, yarattıkları, kullandıkları, yeniden yarattıkları ve kullandıkları başka bir döngünün içerisinde artık. Bugüne kadar üretici, arabulucu ve tüketici üzerinden izlenen herhangi bir endüstriyel değer üretimi internetle birlikte sadece üretici ve tüketici arasında gerçekleşiyor, yani arabulucu “aradan” düşüyor. Burada ekonominin değişmesinden bahsediyoruz. Alex Bruns bunu “produsage” olarak anlatıyor: Hem üretim hem de kullanım. İkisinin bir arada olabildiği bir döneme geliyoruz; içerik, bilgi, anlatım ve deneyim yaratımı, birikim gibi kümülatif/biriken, çoklu ortamda, çoklu kullanıcıyla oluşan gelişmeler var. Bu modeli kültür endüstrisine uygulayalım. Burak’ın şöyle bir önerisi var yaptığı işlerle: Biz artık gayri maddi emeği ölçebilir hale geldik. Nedir bu tam olarak? İnternette ve ekonomideki değişimler sanat üretimini nasıl etkileyecek ve artı değer yaratan insana ne gibi olanaklar açacak?
Burak Arıkan: Geçmiş ile günümüzdeki fark sosyal ilişkilerin kaydedilebiliyor olması. Geçmişte yolda yürürken, alışveriş yaparken, arkadaşlarımızla konuşurken, bu fiziksel dünyada olanlar sadece oluyordu. Şimdi bunlar sadece olmuyor, aynı zamanda kaydedilebiliyor, tekrar tekrar kullanılabilir bilgiler haline geliyor. Örneğin, kafeye gittiniz --Urban’a mesela-- bira içiyorsunuz, arkadaşınızla konuşuyorsunuz, hep aynı tür biradan söylüyorsunuz, yoldan geçen bir arkadaşınız yanınıza oturuyor sohbete katılıyor vs. Bütün bunlar yapılıyor, bitiyor ve gidiyorsunuz. Şimdi yaptığınız işlemlerin hepsi kaydedilmiş olsun diyelim, şu an konuştuklarımızın kaydedildiği gibi. Sadece ses olarak değil, tüm bilginin kaydedildiğini düşünün: Ne sipariş verdi, hangi saatte verdi, her gelişinde ne kadar içki içiyor, otururken yayına kimler oturdu, katılanlardan kaç kişi de içki siparişi verdi, ne konuşuldu ? Bu bilgilerin hepsinin kafe işletmecisi tarafından biriktirildiğini düşünün. Bütün gittiğiniz yerlerde sosyal ilişkilerinizin kaydedilip biriktirildiğini düşünün. İşte sosyal web'de olan bu. Yaptığımız her hareket; arama sonuçlarının hangisine tıkladığımız, attığımız e-mail, Facebook’ta katıldığınız “event”ler, arkadaşını beğenme, etiketleme, fotoğraf yükleme…Bunların hepsi kaydediliyor: Hepsi sosyal etkinlik, arkadaşlar arasında olan, ilişkiler üzerinden yürüyen şeyler... Guy Debord'un gösteri toplumu dediğini dijital olarak yaşıyoruz; yani kaydedilebilir ve analiz edilebilir versiyonunu yaşıyoruz. Bu ilişkiler kaydediliyor, analiz edilebiliyor, üzerinden yeni değerler çıkarılabiliyor. Benim sorum şu: Ortaya çıkan değerlerin sahibi kim, kim kullanıyor bunları? Şu anki haline bakarsanız kullananlar platform sahibi dediğimiz Facebook, Youtube, Flickr sitelerinin sahipleri. Örneğin Facebook’un kullanıcı hakları sözleşmesinde ilk defa kaydolurken imzaladığımız metnin içerisinde şu yazıyor: Burada ürettiğiniz fotoğraf, bilgi, bütün dijital içerik Facebook’a aittir, Facebook bunu 3. partilerle paylaşabilir. Daha da ilginç bir durum var aslında, bu kaydetme meselesi sadece Facebook için değil, bankalar için de geçerli. Kredi kartı harcamalarını düşünün mesela; harcamalarınızın yeri, ne kadar olduğu, harcama yaparken bankanızdaki hesap miktarı... Bunların hepsi biliniyor. Bankalar arasında, bankaların ilişkide olduğu 3. partilerle, pazarlama şirketleriyle paylaşılan bilgiler... Ben yaptığım işlerle bunların altını çizip ortaya çıkarmak, daha belirgin hale getirmek istiyorum. Bunu bilen biliyor, bilmeyen çok insan var --veya bilse de yeterince önemsemeyen. Gayri maddi emeği elde tutamazsak; dijital olarak kaydedilen şeylerin sahibi biz olamazsak hiçbir zaman da bunun hesabını soramayız diye düşünüyorum. Şimdi biraz bilgisayarın içine girelim… Delicious kullanan var mı aranızda? Bir sosyal bookmark sitesi... Sahibine 2005 yılındaki bir röportajda "Nasıl bir iş planınız var" diye soruyorlar. Çünkü herkes bedava kullanıyor bu sistemi. O da diyor ki: "Kullananlar bize bilgiyle ödeme yapıyor." Mesela ilginç bir siteyi “bookmark”ladığınız zaman, ona etiket yapıştırıyorsunuz, tarif edebiliyorsunuz. Söylediği çok net: İnsanlar bize yarattıkları bilgilerle ödeme yapıyor. İlk bakışta mantıklı geliyor kulağa evet bedava kullanıyorum karşılığında da reklam gösteriliyor. Burada önemli olan soru şu: Ne kadar ödeme yaptığınız? Ne aldım, ne verdim söz konusu. Bu her zaman belirsiz. Mesela Facebook’un kurucusu 2007’deki röportajında şöyle bir şey söylemiş: "Facebook reklam destekli bir servistir, o yüzden bedava." Televizyon gibi. Dergiler de öyle: 1/15’i reklam. Televizyon şirketleri 15-20 yıllık şirketler oysa Facebook gibi bir şirket sadece 4-5 yıllık ve ederi Türkiye ekonomisinin ¼’i kadar neredeyse. Bu, bu kadar hızlı nasıl olabiliyor, bu kapital nasıl birikti? Soru ne kadar kapital biriktiği değil nasıl bu kadar hızlı biriktiği.
Deniz Gül: Ölçülebilir bir form aldığı için hızlı büyüyebiliyor kapital.
Burak Arıkan: Buna post-kapital veya hiper-kapital deniyor. Kapitalin daha önce olmadığı kadar hızlı birikme kapasitesi. Neden oluyor? Dijital biriktirebilme, ölçebilme sürekli…
Deniz Gül: Takip edebilme, tarif edebilme…Yaratılan değerin gün be gün izlenmesi…“My Pocket” projesinden bahsetsene biraz.
Burak Arıkan: Dediğim gibi Facebook'ta olan biten, aynı şekilde daha da fiziksel bir şekilde bankalar için de geçerli. “My Pocket/Cebim” projesi bununla ilgili. Bankada biriken harcamalarımı bir programla kendi bilgisayarıma indirdim ve orada işledim, analiz ettim. Bir bankacı analistin yapabileceği gibi. Teknik bir bilgi, sonuçta teknik bir işlem. Son üç yıl içerisinde yaptığım harcamalarıma baktım ve tahminler yapmaya başladım. Program her gün bir sonraki gün ne alacağımı tahmin etmeye çalışıyor geçmişteki bilgilere göre.
Deniz Gül: Bu bilgi senin ne işine yarıyor?
Burak Arıkan: Bir işime yaramıyor. Bir sanat işi için sorulacak ilginç bir soru olması bir yana, işe yarayabilir de... Ben sonuçta bilgiyi takip etmiyorum. Bu bilgiye sürekli baksam, cep telefonundan sürekli okuyabileceğim bir bilgi olsa- ki öyle şu anda- ve bilgi bana "Bugün ATM'den 40 lira çekeceksin" dese, ben de bunu yapsam... Bu, ilginç, gözlemlenmesi gereken bir durum.
Deniz Gül: Bu bize nasıl bir bilgi veriyor aslında? Bu kadar bilinirlik, takip edilebilirlik, tarif edilebilirlik, belirlilik; bir sanatçı için nasıl bir faydası olabilir ki bunun? Sanatçının daha belirsizliklere, daha takip edilemez durumlara ihtiyacı yok mu?
Burak Arıkan: Var tabi...
Deniz Gül: Sana böylesine bir bilgi birikimine- üst üste koyma, bindirme, tekrar yaratma, beraber yaratma, takip etme, yorumlama, kopyalama, yapıştırma gibi araçlarla- erişim verirken platform sahipleri kadar senin de bunu ölçme hakkından bahsediyorsun. Bu bakışla sanatçının da platform sahiplerine kattığı değer ve üretiminin bedeli ölçülebilir. Bu dönüşümle sanatçı emeğinin hesabını sorabilir, kendi ürettiği emeği gözlemleyebilir. Öte yandan inanılmaz bir belirsizlik de veriyor internet. O kadar belirsiz, hızlı ve ne olacağının kontrolünü tutamıyorsun ki elinde, dolayısıyla, senin yarattığın içeriğin bir saniye sonra nasıl bir içeriğe dönüşeceği ya da yaratacağı etki yine muğlak. İki uçta bir takım çekişmeler oluyor gibi geliyor bana. Sen belirsizlikler ve belirlilikler arasında ürettiğin içeriğin her gün yeniden dinamik olarak şekillenmesine izin veriyorsun aslında.
Burak Arıkan: “My Pocket” projesinde yaptığım şey bir deneye yol açmak. Yani, kendimi bir deneyin içine koyuyorum. Nasıl bir deney bu? Program her gün benim ne aldığımı tahmin etmeye çalışıyor. Ben onun tahmin ettiklerini gerçekleştirdikçe program iyileşiyor. Yani program bana ben programa zamanla birbirimize adapte oluyoruz. Bu karşılıklı adaptasyon gözlem yapmanıza açık bir deney... Yarattığım program sonuçta herhangi bir bankanın yaratabileceği bir program, muhtemelen de sahip oldukları bir program. Bu kendi kendine öğrenen algoritma demek, klasik bilgisayar bilimleri konusu. Sonuçta ben bir sistemi kendi başıma eğitiyorum --kendi yarattığım bir sistemi. Bir insan olarak o sistemin benim üzerime olan tahminlerine uyum göstermeye başlayabilirim. Bu bir durum. Aynı zamanda sistem bana uyum göstermeye başlayabilir. Zaten yapıyor da bunu… Şu anda 2-3 günde bir doğru tahmin yapıyor. Ama bunun sebebi benim çok olağan, normal bir hayatımın olması. Herkes gibi Starbucks’tan 3-5 günde bir kahve alıyorum. Ama hepimiz böyleyiz. O yüzden çok zor değil tahmin etmek. Deney ne burada? İnsanın makineye adaptasyonu ve aynı zamanda makinenin de insana adaptasyonu; bunun bir gün çarpışacağı mı çarpışmayacağı mı, bu durumu yaratmak deney. Ben bu süren deneyi yaratarak düşüncemi tamamlamış oluyorum.
Elmas Deniz: Aslında senin sağladığın bilgiyi satın almalı…Ben bir şeyin üreticisiysem, senin onu alıp almayacağını tahmin ediyor olmam altın değerinde. Bu, benim müthiş para kazanmam demek.
Deniz Gül: Zaten üretim de oraya gidiyor. Bugün internet sayesinde olan şey, üreticinin ürünü üretmeden önce ürünün nereye varacağını tahmin etmesi…Bir şekilde tersten bir zincir işliyor.
Burak Arıkan: Evet bu çok değerli: Üreticinin ürünü üretmeden önce ürünün nereye varacağını tahmin etmesi. "My Pocket" bu duruma dikkat çekiyor tabi, ama dahası bu "tahmine uymak" yani tahmin ile gerçekleşme arasındaki geri bildirim döngüsünü bu insan-sistem arasındaki muhtemel çarpışmayı bir deney olarak yaratıyorum ve herkesin gözlemine açıyorum.
Deniz Gül: Bir sistem kuruyorsun.
Burak Arıkan: İkinci söyleyeceğim de oydu. Ben neden böyle bir iş yapıyorum? Günümüzün karmaşık hayat şartlarında ancak böyle sistem yaratarak çalışmak bana geçerli geliyor. Dünya, sadece organik olarak değil, aynı zamanda mekanik/sistematik olarak da son derece karmaşık bir yer. 1969’da internet'in başlangıcı ve internet dediğimiz şeyin oluşmasının hikâyesi var. Bu benim için önemli bir hikâye ve fikirlerimi açıklamakta yardımcı oluyor. Şu gördüğünüz diyagram ilk defa 1969 yılında yapılmış. Amerika'da birkaç tane üniversitenin birbirine nasıl bağlandığını gösteren network diyagramı... Orada gördüğünüz yuvarlaklar birer üniversite. USA’da, Los Angeles’taki üniversite, birkaç askeri merkez ve bunlar birbirine bir şekilde bağlanıyor; bilgisayar ağlarıyla. 1969’da hal böyleymiş. 1971’e geldiğimizde artık Amerika’daki farklı şehirler iki ayrı yakadan bağlanıyor birbirine. Ağ biraz daha büyümüş durumda. 1974’e geldiğimizde daha da büyümüş durumda ağ. 1977’de artık bu küçük bir bilgisayar çipi şemasına dönüşmeye başlıyor, elektronik bir devre şeması. 1987’de Avrupa da işin içinde, iletişim kıtalararası olmaya başlamış. Bu şema, bugün bir bilgisayarın içini açıp baktığınızda görebileceğiniz karmaşayı gösteriyor. 1998’e geldiğimizde artık baktığımız şey bir beynin görselleştirilmesi gibi; bir sürü küçük düğümün birbirine bağlı olduğu bir hal, karmaşık bir şeyden bahsediyoruz. 2005 yılında internet artık görselleştirilemeyen bir şey haline dönüşüyor. Çünkü sürekli değişen büyüyen bir ortamdan bahsediyoruz. Canlı bir olay. Ben bu karmaşanın içinde olduğumun farkında olarak bir şey yapmaya çalışıyorum. O yüzden bu karmaşayla baş edebilmek kendimi ifade edebilmek için sistem geliştirmek bana geçerli geliyor.
Deniz Gül: Sanatın sistemsi ya da ağ yapısı, sosyal ilişkiler üzerinden yürümesi çok da yeni bir şey değil aslında. Fiziksel ortamda da bu 60’lardan sonra başlamış. Birçok insana görsel ürün, sanat ürünü yetmemiş; sanat sistemleri yaratmaya başlamışlar, ağ ve konumlandırma yaparak. Çok da farklı bir ekonomiden söz ediyor muyuz yoksa etmiyor muyuz?
Burak Arıkan: Bence önemli fark, sosyal ilişkilerin ölçülüp ölçülememesi durumu. Bugün ölçülebiliyor. Ölçülmek değil sadece, kaydedilip bırakılıyoruz: Hepimiz iz bırakıyoruz internette, arama sonuçlarında, e-mail'lerde vs. ve haliyle bu birikme geçmişte hiç olmadığı kadar karmaşık bir durum yaratıyor.
Deniz Gül: Nasıl yaratıyor sence? Bugün artık başka bir ilişkisellikten mi söz ediyoruz? Yani hâlâ sanatçı ilişkisel olmak durumunda. Ya da sanatçının gitgide tekil olamaz hale geldiğini düşünüyor musun? İnternetle birlikte, tekil, bireysel, atölyeden çıkmayan üretim biçimi de bambaşka bir noktaya gelmiş durumda. Artık paylaşarak üretmek ya da birbirinin üzerine ekleyerek üretmek durumuna geliyor musun? Sanatçı bir ağ/network kuran insan mı olacak? Ya da bir sistem yaratabilen, bağlantılar yapabilen, disiplinler arası çalışmak durumunda kalan –bu ağsal yapıdan dolayı- bir noktaya mı gelecek?
Mürvet Türkyılmaz: Bu durumda sanatçının sosyalleşmesi söz konusu: Sanal sosyalleşme ve de fiziksel sosyalleşme olarak ayırt ettiğimizde, sanatçının sanal sosyalleşme ortamında yarattığı sanal mekân içinde izleyicisiyle sosyalleşmesi nasıl biçimleniyor? Yine fiziksel bir buluşmaya, mekâna ihtiyaç duyacak mı?
Deniz Gül: Ben çok farklı gerçeklikler olduğunu düşünüyorum. Dört ayrı gerçekliği aynı anda yaşayabiliyoruz. Eş zamanlı gerçeklikler ve internet'in bu yersiz yapısı… Birbirine eşit mesafede olmak: Normal hayatta eşit mesafede değilsin ama internette herkes aynı düzlemde, birbirine eşit mesafede. Burada bir takım kırılmalar mevcut. Gerçekliği fiziksel olarak bir sergi salonunda yaşarken başka damarlardan başka şeyler yaşıyorsun. Buna mahallede sosyalleşmen de dahil. Bir yandan hayat internet üzerinden akıyor; gidip geldiğin seyahatlerden arda kalan defterlerde, onun üzerinden yaptığın diyaloglarda akıyor… Birden fazla gerçekliğin aynı anda aktığını ve bunun çok da verimli bir şey olduğunu düşünmeye başladım. Sanatçıdan bahsederken, “Bir işe imzamı attım, bu da benim resmim”den çok farklı bir noktadayız.
Mürvet Türkyılmaz: Deney; fiziksel deneyimleme, sanal deneyimleme ya da bir durumun laboratuar hale dönüşmesi... Sanatçının mekânı sanal atölye ya da sanal laboratuar, hangisini tercih ediyorsunuz?
Burak Arıkan: Sanal ve fiziksel ayrımı diye bir şey bence yok, özellikle bugün hiç yok. Çünkü cep telefonum da burada internet'e bağlanabiliyor; dugumkume.org’dan dün gece yazdığım “blog entry”sini de şu anda burada fiziksel olarak gösteriyorum. Belki birazdan gelen yorumlara bakabiliriz. Bunlar birbirinin içine giren şeyler. Daha önce de mesela Amerika’dan bağlanıp Türkiye’de Mimar Sinan Üniversitesi'nde video kamerayla fiziksel ortamda konuşma yapmıştık. Sonuçta ikisi birbirine geçişken şeyler aslında, Deniz’in de söylediği gibi hibrit bir durum söz konusu ve bu böyle sürecek bence.
Deniz Gül: Artı değerden bahsediyoruz... İnternet ortamıyla birlikte bu –dün Burak bir laf etti- "çarpı değer" olacak. Yani, fiziksel anlamda bir artı değer yaratıyorsunuz, oysa internet ortamında dengelerin tamamıyla değişmesiyle -bunun kaydedilebilmesi ve ölçülmesiyle- olay çarpı değerlere varıyor. Hem maddi olarak bunun dönüşünü çarpı değer görüyorsunuz. En başta, fiziksel bir alan yok, sonsuz bir alan var. Sonsuz alana sonsuz bilgi akışı ve oluşumu var. Wikipedia’yı açan bir çocuğu düşünün, 10 yaşında, belki Man Ray’in 50 yaşında gördüğü fotoğraftan daha fazla fotoğraf görmüş şekilde başlıyor hayata. Bir takım insanların deneyimleri –objektif bilgiden de bahsetmiyoruz-, anlatıları yükleniyor oraya, deneyimler süzgecinden geçiyor, hisler yükleniyor. Öyle bir ortamda bambaşka bir gerçeklikten söz ediyoruz. Dolayısıyla maneviyat alanında da çarpı değer söz konusu. Maddi olarak bunu ölçebiliyorsunuz ama aynı zamanda da üst üste birikimin, belirsizliğin yarattığı çarpı değer etki gücünde de söz konusu.
Burak Arıkan: Çarpı değerin en büyük göstergesi Facebook gibi bir şirketin 4-5 yıl içerisinde 15 milyar dolar edebilmesi. Nasıl birikebilir bu kadar kapital benim aklım almıyor. Deney yapmak durumuna gelirsek; az önce söylediğiniz atölye hali, ondan sürekli öğrenebilme, onun açık olması gibi bir şey söz konusu ya, deney yaratmak da böyle bir şey. “My Pocket” projesi özellikle ortaya fiziksel nesneler de koyarak bunu sağlayan, tam o hibritlik halini kullanan bir şey. Projenin üç tane çıktısı var: Bir tanesi bir liste, yani, her gün yapılan tahminlerin listesi. Bunlar online yayınlanıyor; RSS feed olarak. RSS feed olması ekstra açık olması demek. Dünyaya bir web sitesinden yayınlanıyor değil, RSS olarak bir formatta yayınlanıyor ve bu formatta daha kolay dağıtılabiliyor. Mesela telefonda bile bütün alışverişlerime ve tahminlere tek tek bakabiliyorsunuz. İkinci çıkardığım şey bir ağ diyagramı --"Transactions Graph". Tahmin etme mekanizmasını nasıl bir mantıkta kurduğumun diyagramı. Sonuncusu da tahmin edilmiş nesneler: Alışveriş fişleri tahmin edilen alışverişin fiziksel kanıtı. Eğer alışveriş tahmin edilmişse fişine tahmin edilmiş nesne diyorum, o nesnenin var olacağı önceden biliniyor. Tahmin edilme oranını da yazıyorum: %14, 20, 35. Bu deneyin bir parçası. Sonuçta tamamen dijital bir işlemle ortaya çıkan fiziksel bir ürün.
Vahit Tuna: Tahmin edilmesi normal alışverişini etkiliyor mu?
Burak Arıkan: Bazen etkiliyor bazen etkilemiyor… aslında başlarda bakıyordum cep telefonundan.
Orton: Tahminin başarılı olmasını istiyor musun?
Burak Arıkan: İstiyorum ama bütün arzum o değil.
Deniz Gül: Yönlendirebiliyorsundur bir şekilde.
Burak Arıkan: Bir resmi daha iyi yapabilmek veya fotoğrafı daha güzelleştirmek, renklerini ayarlamak gibi bir istek. Ama kavramsal olarak hiçbir ilgisi yok arzumun.
Elmas Deniz: Korkunç olmaz mıydı? Üç yıl boyunca harcamaların aynı, nerdeyse? Korkunç bir şey.
Burak Arıkan: Evet ama aynı zamanda hediye gibi düşünüyorum bunu.
Deniz Gül: Ben de otursam tahmin ederim ne alacağımı, edemez miyim? Düşünsem kendimi.
Elmas Deniz: Bu kadar kontrol ediliyoruz, bunun bilincindeyiz. Bir de bahsettiğimiz gayri maddi emek var, bunun karşılığının alınması ve alınmaması durumu var. Buna karşı kendi haklarımızı koruyabilmek için yapabileceklerimiz ya da yapmamız gerekenler neler? Ya da sanatçının buna karşı alacağı tavır ne? Bu konuda bir şey der misiniz?
Deniz Gül: Burak’ın tezine göre; yakında öyle bir noktaya gelecek ki kapitalizm: Starbucks’ta kahve içiyorsun bugün, oraya bir değer katıyorsun, orayı popüler hale getiriyorsun ve bunun karşılığını almadan kalkıyor gidiyorsun. Ama bunun artık ölçülebilir olmasıyla –Facebook örneğinden yola çıkıyor- sen bu hakkını talep edebilir hale geleceksin. Öyle bir ekonomiye doğru evirildiğimizden bahsediyor. Bu, dolayısıyla, sanat üretimini korkunç derecede şekillendirecek ve sanatçının da bilinçli olarak ürettiği gayri maddi emeği, aynı zamanda bilinçsiz olarak ürettiği trendleri, modayı, akımları kontrol edebilir ve bunun hesabını sorabilir hale geleceğini öngörüyor.
Elmas Deniz: Benim korkum da, özgür sanatçısın ama mesela büyük şirketlerin, Coca Cola amblemini kullanamıyorsun işinde; böyle bir yasak var. Copyright meseleleri de giriyor işin içine
Burak Arıkan: O eski bir problem.
Elmas Deniz: Eski ama hâlâ devam eden bir problem. Bir yandan da aslında sanatçının lehine işlemiyor hiçbir şey.
Deniz Gül: Copyright’a girmek gerekir mi bilmiyorum ama bu birlikte üretme o kadar yaygın, yani ortak zekâ, kolektif zekâ o kadar baskın ki bugün. Örneğin, Burak bir programı tek başına kullanamıyor bir copyright elde edip. Yani, bin tane program kullanman gerekiyor ve o da yetmiyor.
Burak Arıkan: Benim üretim tekniğimin içinde de böyle bir şey söz konusu: Başkalarının ürettiği küçük küçük parçaları bir araya getiriyorum. Son derece soyutlaştığı için bir bütünmüş gibi gözüken işler yapıyorum.
Deniz Gül: Bana kalırsa ürettiğin bilgi üzerindeki hakkın bir şekilde eriyor o potada ve onun hesabını tutabilir halden çıkıyor.
Orton Akıncı: Ne zaman konu oraya gelecek diye düşünüyordum: Para lafı ilk kez konuşulmaya başladı. Copyright’ın tanımı entelektüel mülkiyet değil mi zaten? Çünkü kapitalizm denen şey nesne üzerine kurulu. Nesne ortadan kalktığı zaman entelektüel mülkiyet üretimlerinde copyright bunun tek savunucusu veya tek karşılığını verecek şey olarak ortaya çıkmıştı. Bir taraftan da bütün ekonominin, en önemli girdinin bilgi olması üzerinden ekonomik sistem değişiyor. Dolayısıyla ortada nesne dediğimiz şey kalmıyor…Bunların hepsinin çıkışı kapitalizm eleştirisi aslında. Kapitalizmin en önemli düşmanı da bu nesnesizleşme. Çünkü kapitalizm her şeyi nesne üzerinden kurabiliyor. Paranın kredi olarak veriliyor olması, paranın da nesneden kopuyor olması, bir taraftan bütün dünyanın nesnesizleşmeye doğru gidiyor olması kapitalizmin karşısındaki en büyük tehlike. Oysa karşılığını ancak somut olarak görebileceğim şey copyright yasalarıyla mümkün. Çok önemli kavramlardan birisi de copyleft. Copyright zaten bu ekonominin, kapitalizmin ürettiği bir şey: Sanatçının üretimini devam ettirmesi için ona verilenler. Ama tam tersi, özellikle kültür endüstrisinin işin içine karışmasıyla beraber copyright aslında sanatçıyı da geçip onun kaynağı haline dönüşmeye başlayan, artı değer ortaya çıkaran bir şey oldu. Çok güzel bir terim var: Free software. “Free” ne demek? İki anlamı var. Bir şeye "free" dediğin zaman; mesela, bu program "free" dediğin zaman internette, bedava diyor. Ama onların söylemi şu: “Free as in speech, not as in beer”. Yani, bedavadan değil, özgürlükten bahsediyorum, diyor. Bir şeyin bedava ya da paralı olması, onun özgür olması veya özgür olmamasıyla çok da alakalı değil. Sonuçta biz para mı istiyoruz yaptığımız şeyin karşısında? Carlos Basualdo Worthless: Invaluable adında Ljubljana’da yaptığı bir sergi’de şöyle diyor: "İki tane sanatçı var; bir tanesinin atölyesinde resimleri var, bunlar beş para etmez. Öbür taraftan müzede bir resim var, paha biçilemez. İkisini değerli/değersiz yapan onun parasal değeriyle ne kadar alakalı?" Veya sanatçı ne kadarını istiyor? Aradaki kültür endüstrisi ne kadar gerekli? Eskiden, çoğaltım ve dağıtım üstüne kurulu olan kültür endüstrisi gerekliydi. Oysa bugün internette - web sitelerinden de bahsetmiyorum- "Peer to peer" (P2P) gibi bir şey varken ve sanatçı kendi üretimini direkt kendisi üzerinden paylaşabilecek durumdayken, kültür endüstrisi ortadan kalktıktan sonra, biz gayri maddi emek dediğimiz şeyin karşılığında ne istiyoruz?
Deniz Gül: Bugün dünyayı yöneten gücün ardında kültür endüstrisi olduğunu unutmayalım. Kültür endüstrisi şu an bağırsaklarımıza kadar temellerini atmış durumda değil mi?
Elmas Deniz: İngiltere örneği vermiştim dünkü konuda: İngiltere yaklaşık son on yıldır kendi ekonomisini kültür endüstrisi üzerine oturtmuş durumda. Buna çalışan, bunu düşünen sanatçılar değil; devlet kime para vereceğini düşünürken ekonomistlerle oturuyor masaya. Türkiye’de de öyle: Orta sınıf gidecek, müze gezecek, orada bir şeyler görecek. Böylece beğenisi artacak, artık evine herhangi bir koltuğu değil de daha iyi tasarlanmış olanı alacak, bir hayat tarzı belirleyecek, onu sevecek, … Ciddi para kazandıran bir şey.
Deniz Gül: Bütün bunlarla birlikte, ister değeri ölçsün, ölçmesin; ister parasını kazansın, kazanmasın sanatçı başka bir güce, başka bir otonomluğa erişmiş hale geliyor.
Banu Cennetoğlu: Ama sistem var bir de sanatçılar var gibi bir sahne sunuluyor. Bu sistemin işlemesini isteyen, müzeyle, galeriyle çalışan, bu sistemi var eden de sanatçılar.. Dolayısıyla hangi grup, nasıl istiyor… Nasıl bir değişim yaratabilirsin? Çoğunluk öbür tarafta artık. Bu anlamda sanatçılar gibi çok geniş, genel bir kitleden bahsetmemek lazım. Normal bir şey bu: Profesyonelce yapıyorsam galerim de olur, alırım da satarım da. Bunun dışında dünyayı değiştirmek ve de dünyayı kurtarmak gibi bir derdi yok bir sürü sanatçının. O anlamda, nerde durup kimle konuşuyoruz ve o çoğunluk nerde? Ona bakmak lazım. Sonuçta bu sistemi besleyen de biziz. Bu sergiye hayır diyorsun bir sonrakine evet diyorsun…
Deniz Gül: Ama bu çarkın içinden çıkabilir bir duruma gelebiliyor muyuz? Ben bugün kakıp sergiye mergiye gitmiyorum kardeşim. Kimin umurunda? Diğer yandan internette herhangi bir anonim içerik üreticisiyle artık eşit değerdesin. Nasıl ayırt ediyorsun kendini, sanatı nasıl değerliyorsun?
Banu Cennetoğlu: "Substitute" meselesi var, yerin doldurulabilir, hiç önemli değil. Sen bugün hayır dediğin zaman başka biri evet diyecektir ve bitti konu. Eskidendi o yeri doldurulamaz değerdeki üretim.
Elmas Deniz: Bireysel olarak kendi çıkarımız için en uygun olanı seçiyoruz ve bunu kısa vadeli planlarımız amacıyla yapıyoruz. Ama aslında uzun vadede bu bizi toplu olarak yok edecek bir şey. Biz bunun bilgisine sahip olsak da her zaman için kısa vadede bize kârlı olanı alıyoruz. Arabalarımızı bugün bırakmazsak yaklaşık 70 yıl sonra nefes alamayacağız. Ama herkes şöyle diyor: İyi de ben işe gitmek için bunu kullanıyorum, bu benim için pratik. Aslında toplu olarak görünen durum bu… Blogda yazmıştım: Orada altruizm kavramını kullandım. Kendine çok yarar getirmese de diğerlerinin iyiliği için bir şey yapabilme adına döngüye katkı sağlıyorsun ama bunun ilk kullanıcısı sen değilsin.
Banu Cennetoğlu: Ego çok önemli bir şey. Facebook’un o kadar patlamasının sebebi de çok insani bir şey: İnsanlar görmek ve görünür olmak istiyorlar. Sen merak ediyorsun; kendi özelini açıyorsun. Merak edilmek, görülmek, olumlanmak istiyorsun: Çok bencil bir şey.
Elmas Deniz: Herkes sisteme ayak uyduracağım diye atbaşı koşturduğu için özgün olan hiçbir taraf kalmıyor.
Banu Cennetoğlu: Sen kendine göre üret o zaman. Ben onu tek çıkış olarak görüyorum. Bir düzen var. Kendi düzeninde var olmaya çalış. Senin gibilerle birlikte bir düzen kurmaya çalış.
Deniz Gül: Konulardan bir tanesi de ürünün aslında erimeye doğru gidişatı. İnternetle birlikte her zaman bir süreçten ve tamamlanmamış bir şeyden bahsediyoruz aslında. Orton, sen de ürünsüzlükten bahsediyorsun, kapitalizmin gittiği nokta olarak. Oysa sanatın ürün odaklı ve bütün bu kurumlar üzerinden çalışması, hâlâ bunun geçerli olması benim en büyük problemlerimden birisi.
Burak Arıkan: Ürün daimi bir şey, ilelebet de olacak gibi geliyor bana. Onun ne olduğu, materyal mı değil mi o ayrı bir konu veya sistem bir süreç mi?
Orton Akıncı: Sistemi kurtarmak için bazı olanaklar var. Konuyu dağıtmak istemiyorum ama şuna gelmek istiyorum: Bir artık değer elde ediliyor. Büyük kısmını da kültür endüstrisi alıyor aslında, sanatçıya çok az bir kısmı düşüyor. Biz ne istiyoruz? Buradan ürettiği parayı sanatçının kendisinin alması için… Sanat üretiminde armağan denen şey mümkün mü? Armağanı şunun için kullanıyorum: Bir metafor olarak, Marcel Mauss’un çalışmasının referans gösterilmesinden itibaren başka bir dünyanın mümkünlüğüne olanak sunacak bir şey oldu: Paylaşmayı, iyi niyeti, toplumu birbirine bağlayan şeyin bunların üzerinden gittiği.
Deniz Gül: Bence sanatçı paradan çok biraz söz hakkı istiyor. Kendi üretimi üzerinde özellikle. Birçok insanın çok bıkkın olduğu bir şey, benim de gördüğüm; işlerin tıkandığı nokta: Bir şeyler yapıyor, ne yaptığının, işlerin nereye vardığının farkında değil. Kurumlar etrafında dolaştığı için üzerinde söz sahibi de olamıyor kendi işinin.
Orton Akıncı: Copyleft denen şey burada çok önemli. Bir şeye copyleft dediğiniz zaman –Creative Commons’ın lisanlarından farklı olarak- ağı kullanan birisi onu kapatamaz, dağıtıma açabilir. İşin bir kısmı ulaşılıp bir kısmı ulaşılmaz olduğu zaman oradan bir artık değer üretilebiliyor. Burak’ın yaptığı projede olduğu gibi herkes eğer bütün yaptığı harcamaları internette açarsa, o zaman bunları, kimse pazarlayamayacak hale geliyor. Çünkü bilgi zaten ortada… Şuraya gelmek istiyorum: Sanatçı eğer yapıtını copyleft’ler ve sunarsa, o iş üzerinden üretilen her iş o sanatçıya referans verecek zaten. Dolayısıyla kimse senin işin üzerinden bir artı değer elde edemeyecek. Problem çözülmüştür… Bunun web sitesi üzerinden dağıtılıyor olması da çok büyük problem. Ağ ekonomilerinde şöyle bir şey var: Ağın değeri oradaki kullanıcıların değeri ölçüsünde ve hatta ondan daha fazla artıyor. Ağa giren bir insan ağın değerini kendi tekil değerinden daha fazla artırıyor. Oysa P2P merkeziliği ortadan kaldırıyor. Anders Weberg’in bir projesi var: “P2P Art” diye. Yapıtını paylaşıma açıyor ve bir kişi indirdikten sonra kendi bilgisayarından siliyor. Sadece P2P üzerinde, yani yapıt hiçbir yerde var oluyor. Ta ki, en son kişi kendi bilgisayarındaki paylaşım klasöründen bunu silinceye kadar bu yapıt dolaşımda kalmış oluyor. Bu neyin göstergesi? Eğer insanlar o yapıtı istiyorlarsa, iş asla çöp olmayacaktır.
Burak Arıkan: P2P bir network’ün üzerinde bir medium paylaşabilirsin ama bir sistemi nasıl paylaşabilirsin? Bu mümkün değil. Mesela “My Pocket” projesini düşünelim: Bu bir sistem, çok parçalı. Kredi kartı makinesi, banka kartı, yazdığım program, bankanın kendisi, arkasında çalışan bir sistem de var işin içinde. Ben bunu nasıl dağıtayım? İmkânsız benim için. P2P sistemle dağıtamam. Creative Commons avukatlarından Lawrence Lessig konuşmalarında videoları copyright’lamaktan, dağıtılabilir şeylerden bahsediyor. Ama dağıtılamayan çok şey var. Özellikle fiziksel dünyayı düşünürsen de dağıtılamayacak şeyler söz konusu. Hele bir sistemse veya performanssa dağıtamayız. Dokümantasyondan bahsetmiyorum, kendisini nasıl dağıtacaksın? Bu bence açılıp geliştirilebilecek bir soru.
Orton Akıncı: İnternet diğer alanlarda sunduğu devrimi burada sunmuyor diyebilirsin. Üzerine düşünmek lazım. Ben P2P’yi sadece bir mantık olarak söyledim. Client-server modeli dışında… Bu özgün ve gerçek değeri ortaya çıkarabilecek bir sistem. Belki sistem olarak uyarlayabilirsin, ya da uyarlayamazsın.
Elmas Deniz: Burada para hep nereye gidecek dediğin zaman, ben bunun üzerinde kontrol istiyorum. Neyi, nereye, nasıl bedava ya da paralı vermek istediğimi kontrol etmek istiyorum…
Deniz Gül: Bu neredeyse imkansız, internet dediğimizde kontrolsüz bir şeyden bahsediyoruz. İnanılmaz dinamik, yaşayan bir yapı.
Elmas Deniz: Sadece internet değil, kültür endüstrisi için de söylüyorum bunu. İstanbul Modern: İstanbul’u temsil eden bir modern sanat müzesi var içinde. İçinde her sanat geçen şeyin içinde senin katkın da var oraya. Onun sana katkısı var mı? Yok. "Biz sanata destek veriyoruz" yazıyor kocaman. Görmedim ben öyle bir şey! Sanata ben destek veriyorum. Evde, parasız pulsuz sanat için çalışıyorum. Bilgi üretiyorum.
Deniz Gül: Sen bunu kendi isteğinle yapıyorsun. Kimse sana işçi gibi bunu yap demiyor. Sen bunu bilinçli olarak tercih edip emek üretiyorsun. Koyduğun girdinin çıktısının kontrolsüzlüğü de zaten bu sayede gerçekleşiyor. Bu değeri kimin biçtiğiyle ilgili bir soruya geliyor. O yüzden sanatçının ihtiyacı var ekonomiye. Değerden bahsediyorum, sadece para değil.
Metehan Özcan: Kültürel endüstri internette de devam etmeyecek mi? Gerçekte olan lineer şey, küçük kadehten büyük kadehe geçmiş. Aynı şey internette yine olmayacak mı? Herkes aynı anda, aynı yerde olmaya çalışıyor, balık sürüsü gibi… En alternatif kişi bile herkesin çok gözüktüğü yere doğru gitmek hayalinde ve para da yine orada. İnternet bir yandan çok bağımsızlaştırırken hâlâ çok kurumsal işlemiyor mu? Kurumsal işlemediği an ne zaman olacak ya da böyle bir şey olacak mı? Sanat bağlamında konuşuyorum. Kendi üretimini herkes yarattıktan sonra internet'e koyuyor, alternatif bir yere koyuyor. Birileri onu fark ettikçe o, yine herkesin bakmak isteyeceği yerlere doğru çekilip ve en son yine en öne gelmiyor mu? Bilginin değeri de ona göre artıyor…
Orton Akıncı: Değer kültür endüstrisinin içerisinde belirlenen bir şey. Kültür endüstrisi bunu yapar işte: Top Ten listeleri. Bunları dinle, diğerleriyle vakit harcama. Mesela, Youtube’a çok ünlü bir yönetmenin koyduğu video belki bir adım önden başlıyor. Ama bir süre sonra kitlenin yarattığı değer, onun değerini paradan bağımsız olarak ortaya çıkarabiliyor.
Deniz Gül: Bu değer sence demokratik bir şekilde mi ortaya çıkıyor? İnternette eşitlikçi demokratiklikten bahsediyoruz. Sonuç olarak en çok reytingi alan sanatçının işi en değerlidir, en çok paraya da o satar gibi bir şeye gelebilir miyiz? Bence gelemeyiz.
Orton Akıncı: Eskiden ulaşabilirlik problemi vardı. Ama internette böyle değil. Kamusal sanatı düşünelim. Heykel yolun ortasında duruyor; çok güzel, tamam ama yolumu uzatıyor. Yanından dolaşmak gerekiyor. Onun orada istenip istenmediğinin kesin bir kanıtı yok. Oysa P2P modelinde- bunu bir metafor olarak söylüyorum- o insanın bilgisayarında bir dosya tutma isteği olduğu sürece bu bir şekilde –paradan da bağımsız olarak- değerli hale geliyor.
Deniz Gül: Peki sanatçıyla ticaret adamı arasındaki farka gelelim. İşi kendine sipariş eden sensin. Bir de bunun üzerinden para kazandığını düşün. Tamam, sen bir işadamısın bir noktada. değil misin?... Sanata değer biçen bütün kurumlardan da kurtulduk. High art- low art kavramlarının Orton'un bahsettiği ulaşılabilirlik- eşit mesafe- sayesinde birbirine yaklaştığını düşünelim. Bugün popüler kültürü hedefleyen sanatçılarla müzeleri hedefleyen sanatçılar arasındaki farkın aşıldığını görmüyor muyuz? Süblime bir sanat ürünü yerine çoklu ortamda sanat sistemleriyle ilişkiye girecek objeler, enstelasyonlar, imajlar üreten "producer-artist"lerden, kültür alışverişi yapan seyyah sanatçılardan sonra ya şimdi, yeni toplumsal ütopyayı gerçekleştirmeye yakın sanat tüccarları mı türeyecek? 90'lardan beri "sanat" üretimi yapan şirketler zaten söz konusu. Bağımsızlık bu mudur? Elmas’ın verdiği bir örnek vardı. Sanatçı örneğini verir misin?
Elmas Deniz: Bu çok enteresan. Belki de olayın özü orada. Bir ekonomi kitabında şöyle geçiyor: En çok kâr edebileceğiniz yatırım araçlarından ilki sanat eseri; ikincisi, mülk; üçüncüsü -örneğin- altın. Böyle gidiyor. Aynı kitabın içinde toplumsal meslek dalları ve bunların ekonomik olarak değerleri de sıralanmış. En üst sınıf: Banka yöneticileri ya da sektör yaratıcıları. Aşağıya iniyor: Memurlar. Aşağı iniyorsun, son şık şu: Özürlüler, sanatçılar. Sanatçının ölümü var ya- kitleler adına konuşan sanatçı olarak auteur’ün ölümü. Bunları öldürüyorsun, ondan sonra kendi adına konuşamayan adam oluyorlar. Sanatçılar, özürlülerden sonra gelen sınıf olarak aslında, kendi ürettikleri değerlerin bir o kadar farkında olmayan adamlar olmaya başlıyor.
Deniz Gül: Doğal olarak sistem seni öyle bir yere konumlandırıyor ki, edilgenleşiyorsun, uysallaşıyorsun. Ama şöyle bir direnç de gelişebilir. Gayri maddi emeğin maddeselleşmesiyle gelmek istediğimiz noktalardan biri de, bu direncin görünür hale gelmesi ve bir şeyler yapabilme durumu. Sen kendi üzerinde hak iddia edersen, yani, ben o listede engelliden sonra yer almak istemiyorum çünkü ben değer üretiyorum, ben bu değerin sahibiyim, onun üzerinde haklarım var, gibi bir şekilde kendini ortaya koyduğun anda belki de değişim başlayacak. Sonuçta ortalığın toz duman olacağı bir dönemdeyiz; bir sürü değişik, yaratıcı meslek grupları, iletişimciler, sanatçılar, işadamlarının aktivitelerinin gitgide birbirine yaklaştığı, kavramların yavaş yavaş eridiği, ilişkilerin- toplumsal, politik, ekonomik- yeniden tanımlandığı bir dönemde…
Saturday, July 11, 2009
Wednesday, July 08, 2009
Backyard & Facade, 2008










Teşekkürler styling- production Bengisu Gürel, make up Gülüm, hair Erhan Yıtar - Ertan Sarıgül, camera Aykut Uslutekin - Fulya Selçuk, costumes Hatice Gökçe, Ümit Ünal, production asistant Mehtap Öztürk, cast Selin Kuyaş, Hasan Göktuğ Yalçın, Seda Yılmaz, Pınar Dokumacı, Jaki Baruh, Can Sezer, Evren Gönül, Erdem Taşdelen, Ege Kanar, Ertuğrul Bozkurt, Seçkin Karayol, Mehtap Öztürk, Kemal Seyhan, Yeliz Başoğlu, Koray Öz, Enis Hilmi Gül, İnci Atasavun, Gülin Yeniyol, Özden Yeniyol, Timur Varlıklı, Pelin Karayılan, Tolga İyiuyarlar, Gökçe Erbatu ve yardımlarıyla Ömür Kula, Melis Dragomanlılar
Thursday, July 02, 2009
Wednesday, July 01, 2009
See the writing pon the wall
To those who think they're fit come judge us all
But they don't know
How my people cry Oh dear sufferah
And all and all of dem claim that it is the end yes
But they will never know
For in their heart is only gold
And what they know ...
Is what dem saying is the right
While all along ...
They shield themselves off from the light
But hand in hand ...
We await the rising sun
We free people will unite
And come to chant them down!
It takes a weak heart to judge one another
It takes a weak heart to judge those who suffer
Wanting! Crying! Wanting! Crying!
Dream comes to me in shadows
Of a weak heart beating shallow
But you think you're better than the best
Now you think you're tougher than the rest
Well I'm here to tell you man you are only a Human
Not fit to judge who lives and who dies
Less you be judged by the Most High
No Weak Heart ... Shall enter!
No Weak Heart ... Shall enter!
To those who think they're fit come judge us all
But they don't know
How my people cry Oh dear sufferah
And all and all of dem claim that it is the end yes
But they will never know
For in their heart is only gold
And what they know ...
Is what dem saying is the right
While all along ...
They shield themselves off from the light
But hand in hand ...
We await the rising sun
We free people will unite
And come to chant them down!
It takes a weak heart to judge one another
It takes a weak heart to judge those who suffer
Wanting! Crying! Wanting! Crying!
Dream comes to me in shadows
Of a weak heart beating shallow
But you think you're better than the best
Now you think you're tougher than the rest
Well I'm here to tell you man you are only a Human
Not fit to judge who lives and who dies
Less you be judged by the Most High
No Weak Heart ... Shall enter!
No Weak Heart ... Shall enter!
Thursday, June 18, 2009
stroke of insight
One morning, a blood vessel in Jill Bolte Taylor's brain exploded. As a brain scientist, she realized she had a ringside seat to her own stroke. She watched as her brain functions shut down one by one: motion, speech, memory, self-awareness ...
Amazed to find herself alive, Taylor spent eight years recovering her ability to think, walk and talk. She has become a spokesperson for stroke recovery and for the possibility of coming back from brain injury stronger than before. In her case, although the stroke damaged the left side of her brain, her recovery unleashed a torrent of creative energy from her right. From her home base in Indiana, she now travels the country on behalf of the Harvard Brain Bank as the "Singin' Scientist."
"How many brain scientists have been able to study the brain from the inside out? I've gotten as much out of this experience of losing my left mind as I have in my entire academic career."Jill Bolte Taylor http://www.ted.com/talks/jill_bolte_taylor_s_powerful_stroke_of_insight.html
Amazed to find herself alive, Taylor spent eight years recovering her ability to think, walk and talk. She has become a spokesperson for stroke recovery and for the possibility of coming back from brain injury stronger than before. In her case, although the stroke damaged the left side of her brain, her recovery unleashed a torrent of creative energy from her right. From her home base in Indiana, she now travels the country on behalf of the Harvard Brain Bank as the "Singin' Scientist."
"How many brain scientists have been able to study the brain from the inside out? I've gotten as much out of this experience of losing my left mind as I have in my entire academic career."Jill Bolte Taylor http://www.ted.com/talks/jill_bolte_taylor_s_powerful_stroke_of_insight.html
Thursday, June 11, 2009
Tuesday, June 09, 2009
Ever feel kinda down and out, you don't know just what to do
Livin' all of your days in darkness let the sun shine through
Ever feel that somehow, somewhere you lost your way
And if you don't get a help quick you won't make it through the day
Or could you call on Lady Day, could you call on John Coltrane
Now 'cause there, they'll wash your troubles, your troubles, your troubles away
Plastic people with plastic minds are on their way to plastic homes
No beginning there ain't no ending just on and on and on and on and on, it's
All because they're so afraid to say that they're alone
Until I hear old Rodney ridin'on his saxophone
Or could you call on Lady Day, could you call on John Coltrane
Now 'cause there, they'll wash your troubles, your troubles,
your troubles away
Alright
Ever feel kinda down and out, you dont know just what to do
Livin all of your days in darkness let the sun shine through
Ever feel that somehow, somewhere you lost your way
And if you dont get a help quick you wont make it through the day
Or could you call on Lady Day, could you call on John Coltrane
Now 'cause there, they'll wash your troubles, your troubles, your troubles, your troubles
Your troubles, your troubles, your troubles
Your troubles, your troubles,
your troubles away
They'll wash your troubles away
Livin' all of your days in darkness let the sun shine through
Ever feel that somehow, somewhere you lost your way
And if you don't get a help quick you won't make it through the day
Or could you call on Lady Day, could you call on John Coltrane
Now 'cause there, they'll wash your troubles, your troubles, your troubles away
Plastic people with plastic minds are on their way to plastic homes
No beginning there ain't no ending just on and on and on and on and on, it's
All because they're so afraid to say that they're alone
Until I hear old Rodney ridin'on his saxophone
Or could you call on Lady Day, could you call on John Coltrane
Now 'cause there, they'll wash your troubles, your troubles,
your troubles away
Alright
Ever feel kinda down and out, you dont know just what to do
Livin all of your days in darkness let the sun shine through
Ever feel that somehow, somewhere you lost your way
And if you dont get a help quick you wont make it through the day
Or could you call on Lady Day, could you call on John Coltrane
Now 'cause there, they'll wash your troubles, your troubles, your troubles, your troubles
Your troubles, your troubles, your troubles
Your troubles, your troubles,
your troubles away
They'll wash your troubles away
Subscribe to:
Posts (Atom)











